Sevdali Tatlar

Sevda’ nın Günlüğü

Rüyamda Gördüm Seni Güzel Saçlı Viyana…

Yorum Bulunamadı

Rüyamda Gördüm Seni Güzel Saçlı Viyana…

Bundan yıllar yıllar önce (Biz buna 5 sene diyelim) bir rüya gördüm. Genişçe ve biraz yokuşlu bir sokakta yürüyordum. Sokağın bitiminde tam karşıda yine hoş görünümlü binalar vardı. İstanbul değildi. Zaten Türkiye gibi de değildi. Severek ve sık sık gittiğim İtalya’ya benziyordu sanki. Fakat tam olarak oradaymış gibi de hissetmiyordum.

Sokağın bitimindeki binanın giriş katında yaşlı bir teyze oturmuş bizi seyrediyordu. Orada olmak güzel bir histi. Uyandığımda hissettiğim tam anlamıyla buydu. Evet anlattıklarım şimdilik burada dursun, biz devam edelim…

Rüyadan Gerçeğe Selam

Ne zamandır haritada gözüme takılan bir yer vardı. Avusturya’nın başkenti Viyana… Çok geçmeden planlar yapıldı ve Viyana’ya doğru yola koyulundu.

Evet, ben de her blog yazarı gibi size Viyana’da ne yapılır; nereler gezilir; ne yenip ne içilir; Bunları anlatacağım. Fakat önce içimi bir dökmem lazım. Tarihi mekanlar ya da en iyi restoranlar listesini internete girdiğinizde istediğiniz kadar bulabilirsiniz. Lakin sıra hissiyata geldiğinde, hissettiğini okuyana geçirmek sözkonusu olduğunda durumun daha özel bir hal aldığını düşünüyorum. O yüzden şehir gezisine geçmeden önce son gün yaşadığım bir şeyden bahsetmek istiyorum.

Şehir, köy veya kasaba fark etmez. Gittiğim her yerde pazar gezmelerine bayılırım. Viyana gezi planımın içinde de Nascmarkt, yani tarihi Pazar gezisi vardı. İçerisinde restoranların bulunduğu, her türlü meyve-sebze ve baharatların satıldığı bir Pazar.

Nascmart’ta gezerken ileride uzanan sokağı gördüm ve birden o sokakta olmak geldi içimden (bir anlık zihnimden geçen bir düşünceydi) Bu güzel açık pazar gezisinden sonra rotamızda Vollpension adlı kafe vardı. Bu kafenin sloganı “Büyükanne elinden..”

Mutfakta çalışan teyzeler birbirinden lezzetli tatlı ve hamur işleri  yapıyorlar. Bizi götürmesi için telefonun aplikasyonuna ismini yazıp yürümeye başladık. Yolda rotayı takip ederken Vollpension’un, Nascmart’ta uzaktan görüp gitmek istediğim sokakta olduğunu anladım.

Ve en ilginç olanı ise bu sokak, benim rüyamda gördüğüm sokaktı…

Yazıya fantastik bir giriş yaptıktan sonra artık gerçek hayata ve gezi detaylarına dönelim mi; ne dersiniz?

Viyana’ya Hoşgeldiniz!!!

Snitzel, Freud, Mozart, Hapsburglar, opera, sanat, kahve ve daha fazlası… Tüm bunların sahibi olan şehir.

Viyana’da yapmanız gereken ilk şey hiç bir araca binmeden önce şehri yürüyerek gezmek. Bunu yapmazsanız çok şey kaçırabilirsiniz.

Zarif kahve evleri, muhteşem klasik müzik konserleri, kolay ulaşımıyla büyülü Viyana, dünyanın en yaşanabilir şehirlerinden olmayı hak ediyor.

Viyana’yı ilk kez ziyaret edenlerin bilmesi gereken birkaç basit şey var. Öncelikle çok güvenli bir şehir. Dakik çalışan ve hemen hemen her yere ulaşabileceğiniz otobüs, tramvay ve metro ağı var. O sebeple nerede kalacağınızın çok da önemi yok. Merkezde otel bulacağım diye harap etmeyin kendinizi.

Viyana çok ucuz bir şehir değil. O yüzden kalacağınız gün sayısına göre, müze girişi ve ulaşım seçeneklerini içeren seyahat kartlarını tercih edebilirsiniz.

Çok miktarda restoran ve kafe seçeneği var. Snitzel, Apfel Strudel ve elbette Viyana kahvesi denemelisiniz. Detaylar tabii ki olacak.

Şehrin tüm binaları bakımlı ve düzenli. Fotoğraf çekmek, lezzet peşinde koşmak veya tarihi yerler görmek… Sonuç olarak her türlü gezgin için cazip bir şehir olduğunu söylemek doğru olacak. Başlayalım mı ne dersiniz?

Demel Cafe İyi Bir Başlangıç Olabilir

Şehrin hangi bölgesinde olursanız olun tek vasıtayla 1. bölgeye yani şehir merkezine gelebilirsiniz. Öğle ve akşam yemeği arasında yapılacak en güzel şey… Melanj ve Apfel Strudel eşleştirmesi. Bunun için koştur koştur gittiğim “Demel Cafe” Habsburg döneminde Kraliçe Elisabeth, nam-ı diğer adıyla “Sisi” bu kafenin pasta ve kurabiyelerini çok severmiş. hergün özel sepet hazırlanıp yollanırmış. Zaten pastane de sarayın iki sokak aşağısında bulunuyor.

Schönbrunn Sarayı

Viyana’nın en çok ziyaret edilen turistik mekanı.  Maria Theresa’nın saltanatı döneminde hanedanın yazlık ikameti olmuş saray, Unesco Kültürel Miras listesinde. Sarayda 1.441 oda bulunuyor. Sarayı bir kaç saatte detaylıca gezmek mümkün değil. Sesli rehber almanızı tavsiye ederim.

Arka bahçeye çıktığınızda karşı tepede gördüğünüz Zafer Takı (Gloriette) Viyana’nın en eşsiz manzaralarından birini sunmakta. Ayrıca içerisinde bir de kafe bulunuyor. Bknz: Cafe Gloriette

Labirent parkta, yeşillikler içerisinde keyifli bir yürüyüş yapabilir, fotoğrafla da ilgileniyorsanız hoş kareler yakalayabilirsiniz.

Sarayda ayrıca; Park ve Bahçeler, Neptün Çeşmesi, Palmiye evi, Schönbrunn Ahırları, Hayvanat Bahçesi, Saray Şapeli ve Çocuk müzesi bulunuyor.

Uzun saatler geçirdiğiniz se ve restoran bulunuyor. Ayrıca oldukça fazla hediyelik eşya çeşidi var. Kitap ve müzikle ilgili de birçok ürün bulabilirsiniz.

 

‘Cafe Landtmann’ Aklım Sende Kaldı

Bütün gün müze gezdikten sonra güzel bir kahve ile yorgunluk atmam lazımdı. “Mont Blanc” adındaki içi vişneli, dışı kestaneli pastayı tatmak hayaliyle Cafe Landtmann’a doğru yola koyulduk. Belediye Sarayı’nın hemen yanında yer alan kafe, karşıdan dış görünümüyle bile bize yeterince fikir vermişti aslında. Oldukça kaliteli bir kitlenin gitmeyi tercih ettiği mekan, pastalarıyla da ışıl ışıl görünüyordu gözüme. Mont Blanc yemek istediğimi söylediğimde sadece kışın olduğunu öğrendim. kısa bir hüsrandan sonra içeri girip kendi pastamı görerek seçmek istedim.

Ve bingoo…Mozart pasta doğru bir seçim oldu.

Avusturya Milli Kütüphanesi

Avusturya Ulusal Kütüphanesi Devlet Salonu, dünyanın en görkemli tarihi kütüphanelerinden. Salonda 200.000 den fazla değerli kitap bulunmakta.

Albertina

En büyük Habsburg konutu olan Albetina, şehrin göbeğinde yer almakta. Kalıcı ve geçici birçok serginin olduğu Albertina’da Monet, Picasso, Raffael ve Bruegel ile tanışma fırsatınız olabilir.

Figmuller’de Akşam Yemeği

Gitmeden önce yaptığım araştırmalarda Figmüller’de snitzel yemek için mutlaka rezervasyon yaptırmak gerektiği bilgisi vardı. İlk akşam bu sayede rahatça şnitzelimizi yerken eşlikçisi patates salatasının da keyfine vardık. Kabul ediyorum çok turistik bir yer. Fakat snitzelleri çok güzel.

  1. akşam için rezervasyon yaptırmamış olsak da biraz bekleyerek Lugeck‘te akşam yemeği yiyebileceğimizi düşünmüştük. Hesapladığımız gibi olmayınca rotayı 3-5 sokak ötedeki Gasthaus Poschl‘e çevirdik. 1 saatten evvel yer olmayacağını söylediklerinde güzelim tabakların önünden geçerek Cafe Central‘e doğru yola koyulduk. Çok beklemeden masamızda yer aldık. Buranın yoğunluğu akşam yemeğinden ziyade gündüz tatlı ve kahvede sanırım.

Gulaş ve geleneksel Avusturya yemeği olan Tafelspitsz sipariş ettik. Gulaş için söyleyecek sözüm yok fakat Tafelspitz bana açıkçası umduğumu buldurmadı.

Dev Dönme Dolap

Avrupa’nın en eski dönme dolabı Prater Eğlence Parkı’nda. Vagon şeklindeki bölümlerinden Viyana’daki en güzel manzaraya kavuşabilirsiniz. Dönme dolaba bu kadar rağbetin asıl sebebi aslında Holllywood’muş. Birçok filmde arka planda kullanılan görkemli dönme dolap, sonraları şehre gelenler tarafından ziyaret edilmeye başlamış.

Aslında lunapark, üniversite öğrencilerinin keyifle vakit geçirdiği bir park içinde. Ben de büyük bir hevesle gittiğim dönme dolaba o gün yapılan bir festival yüzünden binemedim.

Neyse… Viyana’ya tekrar gelmek için bir sebebim daha oldu deyip geçelim.

Central Friedhof

Avrupanın en büyük ikinci mezarlığı. “Ee bize ne bundan” diyebilirsiniz; söyleyeceğim tabii ki…

Mozart, Bethoven, Strauss, Bach, Brahms gibi birçok meşhur burada uyuyor. Mezarlıkta neredeyse Viyana’da yaşayan canlı sayısından daha fazla insan gömülü. Sizce de çok ilginç değil mi? Bence çok enteresan.

Sanat Tarihi Müzesi

Çok zengin bir resim koleksiyonuna sahip olan bu müzede duvarlara bakmaktan boyun ağrısı yaşayabilirsiniz. Mısır ve Yakındoğu dışında Yunan ve Antik Roma koleksiyonlarını da görebilirsiniz. Sergilenenler dışında müzenin kendi yapısı bile tek başına görülmeye değer. Museum Quartier alanında ayrıca Doğa Tarihi Müzesi de ziyareti hak ediyor.

Belvedere Sarayı

Belvedere, UNESCO’nun miras alanı. İki bölümden oluşan sarayı birbirine bağlayan bahçeler bulunmakta. Sadece sarayın bahçelerini gezmek istiyorum deseniz, bu bile bir gününüzü alabilir. Üst Belvedere, Gustav Klimt’in koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Hani şehrin her yerinde hediyelik eşyalara desen olmuş “Öpücük” tablosu var ya, işte onun ressamı.

Ayrıca dönemsel birçok sergi de var. Artık hangisine denk gelirseniz.

Naschmarkt

Dünyanın dört bir yanından gelen egzotik yiyecekler ve baharatların yanında her çeşit meyve, sebze ve şarküteri ürünleri bu açık pazarda.

Alan içinde keyifle brunch yapabileceğiniz birkaç tane restoran var. İsim vermeye gerek görmedim. Zaten mutlu bir şekilde oturan insanları görünce nerede oturacağınıza hemen karar vereceksiniz.

Hafta sonu çevre şehirlerden gelenlerle daha da yoğun olabiliyor. Çeşit çeşit zeytinler, peynirler ve taze pişmiş ekmekler tezgahların önünden geçerken tatmanız için size uzatılacaktır.

Kahlenberg

Merzifonlu’nun çadırını kurduğu Kahlenberg Tepesi.

Sebebi ister Taş köprüden geçişi engellemeyen Kırım Hanı olsun. Ya da Osmanlı ordusunda bulunan Hıristiyan suvarilerin düşman saflarına geçmesi olsun… Her ne olursa olsun, tarih Viyana’nın Osmanlı geçmişine büyük bir zafer olarak yazılmasına izin vermemiş.  Neyse konuyu dağıtmayalım bu uzun ve detaylı bir mesele.

Kahlenberg’e şehir merkezinden toplu taşımayla rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Orman içinden kıvrılarak tepeye varan yol size kısa fakat keyifli bir seyahat sunacak.

Tepeye vardığınızda beklenen güzellik tam karşınızda. Tüm Viyana ve Tuna nehri…

Papa’nın kıyafetleri, bir camekanın içerisinde Kahlenberg Kilisesi’nde sergilenmekte. Tabii, meşhur kırmızı ayakkabıları da…

Grinzing

Viyana’ya dönmeden uğramanız gereken bir yer daha var. Bağlarıyla meşhur Grinzing. Eski bağ evleri ve bahçelerinin retorana dönüştürüldüğü bu şirin kasaba, otantik mekanlarıyla turistler için çok cazip. Grinzing’de bir restoranın bahçesinde yeşillikler içinde birkaç saatinizi geçirmeniz mümkün.

Gitmeden Önce Tuna Nehri Kenarı

Her Avrupa şehrinde klasiktir değil mi? Şehrin ortasından bir nehir geçer, üzerinde köprüler, kenarında kafe ve restoranlar. Sanki Tuna başka bir şey katmış Viyana’ya. Özellikle sabah saatlerinde başka bir ışığı var. Nehir kenarında şansımızı sabah kahvaltında denedik. Motto am Fluss kahvaltı için çok doğru bir seçim oldu. Nazik servis elemanları, lezzet ve kalite. Bunların hepsine güneşli bir havada nehir kenarında olmak da eklenince gerisinin hayali için burada satırları bir süreliğine size bırakıyorum.

Hadi Gel Bu Güzel Şehri Birlikte Uğurlayalım…

Her gezi sonrası dönüşümde bir kıymetlim daha oluyor. Onu da alıp diğerlerinin yanına koyuyorum. Zihnimde, ara ara bir fotoğraf albümünün sayfalarını çevirir gibi her seyahatimi gözden geçiriyorum.

Kimilerine göre uçucu, kimilerine göre tesiri bir yere kadar sürer. Bana göre ise üst üste koyup üzerine çıktığım tuğlalar gibi varıp da döndüğüm yerler.

Her yeni yükseltide başka ufuklar görüyorum.

Sevgiyle…

Ben Roma’ ya Gidiyorum Anne !!

Yorum Bulunamadı
“Ben Roma’ya gidiyorum anne”

Bir film izledim Siyah-Beyaz Anne. Öyle güzeldi ki…

Roma sokaklarında kaçak bir Prenses; güzel mi güzel. Sokaklar, caddeler, İspanyol Merdivenleri ondan da güzel. 60 yıl öncesinde çekilmiş bir film. Peki bu şehir hala böyle güzel miydi acaba?

Tabii bu soruyu sormamdaki asıl sebep şu: Genelde bizde yıllar geçtikçe şehir siluetleri kötüleşir. Şüphem bundan sanırım. Peki “Roma Tatili” filminin Roma’sı gibi miydi hala o büyülü şehir. Siyah-beyaz bir filmde her şey bir insana bu kadar ışıltılı gelebilir miydi?

Geldi işte…

Her neyse diyerek Roma’ya gitmeniz için aklınızı çelebilecek biraz daha sebepler anlatacağım size.

Öyle bir şehir ki…

Dünyada gezip görmek için insanları cezbeden yerleri düşünün. PiramitlerÇin Seddi, Roma vs… Yüzlerce yıldır dünyanın dört bir tarafından gelip gezen, fotoğraf çeken insanları hayal edin. Hadi düşünelim birlikte. Roma’nın farkı neydi? Antik çağdan bu güne Roma’nın diğer popüler seyahat odaklarının aksine hala çağdaş bir yaşam sürdürmesi en ayırt edici özelliği olmalı. Emsallerine göre dolu dolu modern bir yaşam süren bir şehir Roma. Hiç yaşlanmayan bir kadın gibi. Hala güzel, hala etkileyici…

Roma için; çok eskiyle çok yeninin en uyumlu halidir diyebiliriz… Tüm bunların yanında, dünyanın her köşesinde değişen olayların, kanlı savaşların uzağında, siyasi entrikaların fazla hissedilmediği ve kendini tüm bu dünyanın dışında tutabilen şehirdir Roma.

Şehrin yüzü

Romus ve Romulus efsanesiyle başladığı düşünülen şehir adeta bir açık hava müzesi. Sanat ve tarih öyle iyi korunmuş ki sanki hepsi yakın zamanda yapılmış gibi…

“Ben artık gezgin olacağım, yeter artık bu rutin hayat” deyip çantanızı sırtınıza almaya karar verdiyseniz ilk rota Roma olmalı.

Yürüdüğünüz her sokakta, geçtiğiniz her köprüde, girdiğiniz her avluda sanat var, tarih var. Tamam tamam; sakince hepsini anlatacağım.

Nerelere gitmeli

Bu bölüme  Colosseum ile başlamak doğru olur sanırım. Zira en popüler yapıtı. 2007 yılında Dünya’nın 7 harikasından biri olarak seçilmiş.

Roma Forumu  Antik çağda imparatorluğun ticari, siyasi ve kültürel merkezi olmuş.

Bizim Beyazıt meydanını düşünün İstanbul’da. İşte Roma içinde Navona Meydanı aynı .

Mimarisiyle ziyaret edenleri büyüleyen dini yapı  Pantheon ‘un tam ortası güneş ışığının içeri girmesini sağlayacak şekilde tasarlanmış.

Ah o Aşk Çeşmesi kimler dilek tutup para atmadı ki… Neptün figürünün bulunduğu yapı bir havuzla çevrili. Her saat havuzun etrafında kalabalık ziyaretçi gruplarını görebilirsiniz.

Peki kimler arkasını dönüp havuza dilek parası attı. Bu arada hep merak etmişimdir. O madeni paralar ne oluyor? Anlatayım, bu konu çok keyifli.

Tarihi çeşmeden geçen yıl 1.4 milyon euro tutarında madeni para toplanmış. Trevi Çeşmesi’nde toplanan paralar, bir yardım kuruluşu aracılığıyla yardıma muhtaç insanlara ulaştırılıyormuş. Muhteşem…

Vatikan’ın en görkemli yapılarından biri Aziz Petrus Bazilikası. Aziz Petrus’un mezarı da bu alanda bulunuyor.

İhtişamın evi  Vatikan Müzeleri ve Sistina Şapeli. Antik eserlerinin yanında dini sanat eserleri ve tablolar da yer alıyor.

Aşk Çeşmesi’ne çok yakın mesafede olan İspanyol Merdivenleri ismini yakınındaki İspanyol elçiliğinden almış. Şehri gezenlerin basamaklarında soluklandığı en keyifli noktalardan biri…

Castel Sant Angelo 139 yılında İmparator ailesine mozole olarak inşa edilmiş. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan da burada esir tutulmuş. Kaleye çıkarsanız enfes nehir manzarasını rahatlıkla izleyebilirsiniz.

Şehrin bembeyaz ve gösterişli yapısı Vittorio Emanuele II Abidesi. Yapının çatı kısmında “Mahşerin Dört Atlısı” adındaki iki heykel bulunuyor. Bilmem bu isim tanıdık geldi mi!!! Filmini ya da kitabını okuyanlar olmuştur sanırım.

Şehrin en popüler meydanlarından biri Campo de’Fiori. Pazar stantları, kafeler, restoranlar bulunan keyifli bir meydan. Hatta burada kurulan pazardan hemen hemen her gün taze sebze ve meyve  alabilirsiniz.

Papa için inşa edilmiş Aziz Petrus Meydanı. Meydan, Papa’nın konuşma yaptığı zamanlarda çok fazla ilgi görüyor.

“Deminden beri anlatıp duruyorsun ee biz nerede deli gibi dükkan gezeceğiz” diyorsanız koşun koşun Via del Corso‘ya.  15. yüzyıldan beri Roma’nın en önemli alışveriş merkezi ve bu kentin gelişme sürecine epeyce katkıda bulunmuş. Caddede dükkanları gezerken farklı mimari yapılara sahip binalara bakmaktan da kendinizi alamayacaksınız.

Trastevere, senin yerin ayrı…

Tiber Nehri’nin batısında, Arnavut kaldırımlı, dar sokaklı bu  caddeyi gördükten sonra unutabilmeniz imkansız artık.

Küçücük dükkanlarla dolu bu caddede tasarım eşyalar, kafeler, barlar, Roma’ya özgü lezzetler ve en önemlisi Roma’nın ruhunu bulacaksınız.

Roma’nın bu en bohem semtine ulaşmak için Campo dei Fiori’den yürümeye başlayıp Ponte Sisto‘dan geçebilirsiniz. Bölgede bolca salaş Trattoria vardır.

Ezcümle Roma’nın Asmalımescit’i diyebiliriz Trastevere için.

Vatikan ülke içinde ülke…

Vatikan, Hıristiyan dinine ait Katolik mezhebinin yönetim merkezi olan devlettir.

Evet, Vatikan’ı duyduğumuzda aklımıza dini misyonu olan bir şehir devleti geliyor. Benim içinse yoğun ve kalabalık Roma’dan kaçış yeri. Klasik dar sokaklı eski ve küçük yapıların aksine daha geniş ve düzenli bir yerleşimi var Vatikan’ın. Roma merkezden ya da Tren garından metroya bindiğinizde Ottaviano durağında indiğinizde Vatikan’dasınız.

Başka neler yapabilirsin?

O bulvar senin bu meydan benim gezdiniz. Bir bakalım yapacak daha neler kaldı.

Yüzlerce yıllık sanatsal ve tarihi hazineleri barındıran Vatikan müzelerine koca bir günü ayırmalısınız. Her ayın son pazar günü ziyaretler ücretsiz. Tabii uzun kuyruklara kalmak istemiyorsanız saatini erkene kurmalısınız.

Bu arada aklınızda bulunsun pazartesi günleri müzelerin kapalı olduğu gün. Gidip de kapıda kalmayın : )

Mayıs ayının ilk haftasında ülkenin dört bir yanından Laterano‘daki Piazza San Giovanni’ye gelirler. Her yıl buradaki konserlere gelmek Romalılar için pazar günü kiliseye gitmek kadar önemlidir.

Gece eğlenmeye meraklıysanız şehrin en gözde eğlence yerleri Testaccio bölgesinde. Tabii buna Trastevere’yi eklemeli. Fakat Romalıların en çok eğlendiği yerler genellikle meydanlardır.

Roma’da nerede kalmalıyım?

Bir İmparatorluk görkemi yaşamak istiyorum diyorsanız, 5 yıldızlı, muhteşem manzaralı otelleri tercih edebilirsiniz.

Bunun yanında keşiflere daha uygun Trastevere bölgesinde konaklamanız da mümkün. Tren istasyonuna yakın bölgeler ise daha rahat ve fiyat açısından da uygundur.

Benim kişisel tercihim Roma’da daha yerel bir konaklama. Bunun için ise en uygunu B&B yani oda+kahvaltı otelleri. Bu şekilde konforlu bir evin odasını kiralamış olursunuz. Evin diğer alanları ortak kullanımdır. Pazar (mercato) alışverişi yapıp evde İtalyan reçetelerini denemek size unutulmaz bir deneyim yaşatacaktır.

Kiralık ev konusunda daha ferah bir şehir ortamına sahip Vatikan aklınızda bulunsun.

Yine bir benzetme üzerinden anlatmak  gerekirse Vatikan’ı Etiler semti gibi düşünün, Romanın tarihi kesimini ise Beyoğlu gibi… Şimdi taşlar yerine oturdu sanırım 🙂

Yemek deyince akan sular durur

Hiç kusura bakmayın bu bölüm benim için bir ayrı önemli. Ne için geziyoruz değil mi? Yeni yerler, kültürler kadar yeni lezzetler keşfetmek için.

İşte İtalya’da Roma’dan daha iyisi olur mu bunun için. Şöyle düşünelim: Nasıl ki Türkiye’de Gaziantep mutfağı, Karadeniz mutfağı, Ege mutfağı, Hatay mutfağı gibi birçok mutfak var. Bu mutfakları temsil eden en güzel Restoranları da İstanbul’da bulabiliyoruz. İşte İtalya’nın Roma’sı da bu ülke için aynı değeri ifade ediyor. İtalyan mutfağına özgü en güzel lezzetleri barındıran restoranları da bu şehirde bulabilirsiniz.

Napoli’nin güneşli topraklarında yetişen zeytin, domates, patlıcan ve limonla yapılan yemekler, pizzanın doğduğu yer “Napoli”

Kuzey İtalya’da bulunan Emilia-Romagna bölgesi ise tam bir şarküteri cenneti. Ayrıca balzamik sirkenin ve peynirin vatanı. İtalya’nın en lezzetli Lazanyası bu topraklarda yapılır. Neyse  ki Roma bu konuda  imdadımıza yetişiyor ve tüm bu lezzetleri önümüze seriyor.

Roma’da lezzetli ve keyifli bir yemek için pahalı restoranlara gitmenize gerek yoktur. Bu şehir sokak lezzetlerinin yıldızlarındandır. Tam bir dilim pizza cenneti (Pizza al taglio). Dikdörtgen şeklinde, gezerken bile yiyebileceğiniz parçalara bölünmüştür.

Bu Dükkanlardan bazıları; Pizza Luigi, Doppio Zero, Forno di Campo de’Fiori

Pizzalar ne kadar iyi olursa olsun bir İtalya şehrinde sadece pizzayla yaşayamazsınız. Mozzarella ile doldurulmuş, kızarmış pirinç toplarını denemeden nereye gidiyorsunuz? Ya da Fish and Chips’in sadece İngiltere’ye özgü bir yemek olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. “Roma’ da en iyisini nerede yiyebilirim?” sorusunu duyar gibiyim. Hemen söylüyorum; “Dar Filettaro” doğru adres olacaktır.

Ve elbette dondurma olmadan Roma’yı terk etmek çılgınlık olur. Giolitti’de kocaman bir dondurma neredeyse kış uykusundaki bir ayıyı bile uyandırabilir.

Seyahatinizin son vuruşunu kesinlikle beyaz örtülü masaları olan bir restoranda yapın. La Rosetta’nın İstiridyeli Spagettisiyle sevgilinizin gönlünü bir kez daha kazanabilirsiniz.

Gelelim, ‘nerede ne yenir” bölümüne. Hazır mısınız? Listeyi paylaşıyorum.

  • Klasik İtalyan Yemekleri

Trattoria Da Danilo

Adres : Via Petraca 13

Trattoria All’Arancio

Adres : Via dell’ Arancio, 50, 00186 Roma

  • Rigatoni Carbonara ve Tramisu

Velavevodetto ai Quiritti

Adres : Piazza dei Quiritti 4/4 00191 Roma

  • Yerel ve Etli Yemekler

Armando Al Pantheon

Adres : 31 Salita dei crescenli

  • Atıştırmalık Cafe

Fa_Bio

Adres : Via Germanico, 43, 00192 RM

  • Fish Market

Dar Filettaro

Adres : Largo dei Librari, 88, 0186 Roma

  • Sakatat Yemekleri

Checchino Dal 1887

Adres : 31 Via di Monte Testaccio 13

  • Manzaralı Cafe

Oppio Caffe

Adres : Via Delle Terme di Tito

  • Şarap Mağazası

Enoteca Buccone

Adres : Via di Ripetta, 19/20, 00186 Roma

  • Dilim Pizza

Quelli di Via Nizza

Adres : Via Nizza, 18, 00198 Roma

Roma’da ulaşım!!!

“Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözünün sanırım gerçeklik payı var. Ciampino ve Fiumicino havaalanlarına birçok ülkeden direkt uçuşlar mevcut. Ayrıca yaygın tren ağıyla da Roma’dan birçok şehre geçiş yapabilirsiniz. Trenitalia ile önceden alacağınız hızlı tren biletleriyle konforlu ve hızlı seyahatler planlayabilirsiniz.

Roma’yı anlamak…

İtalyanların çok sevdiğim bir sözü vardır. “İl dolce far la niente” Yani hiçbir şey yapmamanın güzelliği. Dar Roma sokaklarında kaybolurken, kıtır kıtır bir Cannoli’yi yerken ya da şirin bir kafede oturup köpüklü bir cappucino yudumlarken hiçbir şey düşünmeyin. Roma seyahati kendinize bir ödül, bir durup dinlenme molanız olsun.

Evet Anne bu seyahat bana çok iyi geldi. Artık eve dönebilirim. Tabii bir süreliğine 🙂

Bir başka keyifli bir yolculukta tekrar görüşmek üzere hoşçakalın…

Anne Ben Lavanta Tarlalarına Gidiyorum.

Yorum Bulunamadı

Her yer lavanta… alabildiğine…

Bir kadın… beyazlar içinde.

Bir gün böyle bir fotoğraf gördüm. ‘orada olmalı’ dedim.

‘Orada olmak lazım.’

Nerededir bu tarlalar acaba? Nasıl gidilir oraya?

O fotoğrafta olmak için…

Fransa. Provence. O fotoğrafın çekildiği yer.

Hayalleri Saklamak…

Gözlerimi kapattığımda içerisinde olduğumu düşüdüğüm bu fotoğraf gerçeğe dönüşmeliydi. Hep öyle değil mi? Hayal etmeden gerçekleşmez di mi? Beynimin odalarından birine attım, günü geldiğinde gerçeğiyle değişecek hayalimi.

Gel zaman git zaman ( Türkçesi ; Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ) instagramda bir sayfa beni takip etmeye başladı. adı “Lavanta Diyarı” idi. Demek ki o güzelim renkteki lavanta tarlaları benim ülkemde de vardı.

Hemen ileri bir tarihli seyahat kurguladım. Nasıl gidip, nerede kalacağımı ve çekimleri nasıl yapacağımı, götüreceğim elbise rengi dahil planladım. Her ayrıntıyı teker teker düşünmek en sevdiğim iş.

Önce bir yerlerde bir şeylerin olduğunu hayal edip sonrasında rotasını ve şartlarını oluşturmak beni zinde tutan ve her daim heyecan veren şey. Ve bu giderek ‘yaşam tarzım’ oldu sanırım.

Gel Anne! Bu seyahat nasıl oluştu hepsini sana anlattım. Hadi düş peşime birlikte gidelim.

Lavanta Kokulu Köy de Neresi?

Isparta Keçiborlu Kaymakamlığı ve Kuyucak Köyü Muhtarlığının yürüttüğü “Lavanta Kokulu Köy” projesi, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Anadolu Efes tarafından destekleniyor.

Kırsal turizmin canlandırılması kapsamında en iyi örneklerden biri olan Fransa-Provence bölgesine Kuyucak ileri gelenleri, proje ekibi ve lavanta üreticisi kadınların katılımıyla bir gezi düzenlenmiş.

Dönüşte Kuyucak köyü, lavanta turizmine kapılarını açmak için işe koyulmuş. Lavanta Kokulu Köy’e 2016 yılında 20 bin turist gelmiş. Nasıl? Bence hiç de fena değil.

Kuyucak Köyüne Nasıl Gidilir?

Onca güzelliğine rağmen hiç kaprisi olmayan bitki “Lavanta”

Bir kere ekiliyor ve neredeyse 20 yıl hasat edilebiliyor. sıcağın altında su bile istemeden zamanı gelince en güzelinden çiçekler veriyor.

Kuyucak Köyü Isparta-Keçiborlu İlçesi Karayolu üzerindedir. Ankara, İstanbul, İzmir, Afyon, Eskişehir ve Denizli gibi birçok şehirden D-650 karayolu ile Kuyucak köyüne karayolu ile ulaşabilirsiniz. Ayrıca köye Isparta Havaalanı sadece 20 km.

Mis Kokulu Köye Ne Zaman Gidilir?

Lavanta tarlaları 25 Haziran – 25 Temmuz tarihleri arasında o güzel renkteki tohumları veriyor. Bu tarihler arasında en canlı haliyle en güzel görüntülerini yakalayabilirsiniz.

Beyaz ya da renkli elbiseler, şapkalar, elinizde cici sepetler ile doyasıya pozlar verebileceğiniz zamanlar. Tabii sıcaklık ve yağmur bu tarih aralıklarının değişmesine etken olabiliyor. Bu yıl Temmuz ayının ilk günleri çok sıcak olduğundan ayın ortalarına gelindiğinde lavantaların rengi biraz açılmıştı. Kuyucaklı Hasan amcamız daha güzel görüntüler alabilmemiz için bizi yayla tarafındaki lavantalara götürdü. Yüksekler daha serin olduğundan tarlalardaki lavanta renkleri daha canlı kalmıştı. Hasat zamanına kadar gün doğumu ve gün batımını bekleyerek tekrar tekrar bakmaya doyamayacağınız kareler yakalayacağınıza eminim.

En Güzel Fotoğraf Nasıl Çekilir?

Yola çıkmadan evvel biraz valizinize alacaklarınıza çalışın derim. Zira lavantaları görünce pişman olabilirsiniz. Lavanta rengine ve yeşile kontras almanızı tavsiye ederim. Köyün hemen girişinde sizi  lavanta tarlaları  karşılayacak. Ama acele etmeyin daha çok var.

Köy içerisinde kadınlar tezgahlarını açmış lavanta ürünlerini satıyor. Hadi git yanına kırmızı yanaklı teyzeyle bir fotoğraf da sen çek. Köy kahvesinde ise amcalar oturmuş gelen geçeni seyrediyor. Köyden çıkıp tarlalara doğru gittiğinizde alabildiğine uzanan lavantaları göreceksiniz. Tarlaların ufuk çizgisinde ise Eğridir Gölü . Her ne kadar son yıllarda iyice suyu çekilmiş olsa da siz yine sırtınızı verip güzel pozlar verebilirsiniz.

Lavantaların, yaylada, daha yüksek rakımda , yetişenlerini ise sabah erken saatte görmeye gittik. İşte beklediğim renk buydu.

Lavanta Tarlalarına Gelmişken Salda Gölü’ne Ne Dersin?

Isparta’ya yaklaşık 120 km uzaklıkta olan Salda Gölü, Burdur şehri sınırları içerisinde. Etrafında tesis ve yerleşim yeri olmayan göle yaklaştığınızda inanılmaz bir görselle karşılaşıyorsunuz. Beyaz ve mavinin mükemmel birleşimi burada. Türkiye’nin en derin göllerinden olan Salda’nın  içerdiği magnezyum, soda ve kil sayesinde suyunun da şifalı olduğu söyleniyor. Ayrıca göl kenarında kaya gibi duran beyaz tortulara Mars’ta da rastlanılmış, Anne.

Şu sacda pişen gözlemelerinden de yesek mi, ayran da var mıdır acaba?

İyi ki geldik di mi anne?

 

 

Eskişehir, Yazılıkaya, Sivrihisar

Yorum Bulunamadı

Eskişehir, Yazılıkaya, Sivrihisar

Yeryüzü, üzerinden geçen tarihin kayıt defteri.

Ardı arkası kesilmeden devam eden uygarlıklar adeta bayrak teslim almışlar devri bitenden.

Tarihin en güzel şahitlerinden biri de “Eskişehir”.

Evvelce defalarca geldiğim bu şehrin başka yüzlerini görmüş, sevmiştim

Şimdi daha çok seviyorum. Şöyle ki:

1. GÜN

Gazeteci ve Blogcular Eskişehir’de Buluştu.

Bu buluşma da bulunan blogculardan bir tanesi de http://kucukdunya.com/ idi. Ve daha birçok gazeteci ve blogcu arkadaşlarımızda oradaydı..

Prontotourun organizasyonu ve Eskişehir Valiliği, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, TÜROB Eskişehir İl Temsilciliği, TÜRSAB Eskişehir Yürütme Kurulu ve Senna City Hotel desteğiyle biraraya geldik ve İstanbul’dan yola çıktık.

İlk Durağımız Sapanca…

Yolun ilk molası Sapanca Gönül Sofrası‘nda verildi. Vardığımızda, yeşillikler içerisinde yöreye ait taze ürünlerle bezeli masamız hazırdı.

Güzel bir seyahat olacağı ilk moladan belliydi.

Gönül Sofrası’nın yeşillikler içerisindeki bahçesinin haricinde 5 adet bungalov ahşap evi vardı. Bahçeyi, odaları gezip gördük, aklımızın bir köşesine şu şekilde kaydettik: Hımm, havalar iyice ısındığında kaçılabilecek bir yer. Acaba kışın da açık mı?

Eskişehir il sınırına geldiğimizde bizi, yerel rehberlik yapmak üzere TÜROB temsilcisi ve Senna City Hotel Müdürü Kaan Erdin ve TÜRSAB Eskişehir 2. Başkanı Ufkunes Turizm Sahibi Ufuk Özkaratay karşıladılar.

Gezi boyunca bizim gibi hareketli, yerinde duramayan bir ekibe sabırla rehberlik ettikleri için en içten teşekkürlerimi bir borç bilir ve ederim.

Yaşasın Tatar Mutfağı

Bütün ekip tabii ki aç ve yerel lezzetleri merakediyor

Eskişehir Mutfağı Çibörek Evine vardığımızda vakit kaybetmeden sofraya oturduk.

Sorpa Çorbası (Kuzu eti ile)

Göbete

Çi Börek

Kavurmalı Börek

Bahçesaray Tatlısı

Eskişehir Tatar mutfağının genel özelliği et ve hamur işinin yoğunlukta olması.

Çok lezzetli olması sebebiyle ‘duramamak tehlikesine karşı’ dikkatli olmanız önerilir.

Odun Pazarı ve Şehrin Değerleri…

Şehir içinde ilk gittiğimiz yer Balmumu ve Cam Müzesi oldu.

Gördüklerimiz ve anlatılanlarla Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’i daha derinden anlar gibi olduk. 

Ayrıca genç bir sanatçının sergi açılışına denk gelerek hocamızla tanışma ve keyifli bir sohbet fırsatını da bulmuş olduk.

Blog yazarlığı kimliğimin dışında bir TRT mensubu olarak Büyükerşen’in TRT yayınlarına da katkıda bulunuşu gönül bağımı daha da kuvvetlendirdi açıkçası.

Büyükerşen, radyo ve televizyonda eğitim ve kültür alanındaki yayınların Eskişehir’den izlenmesi için, önce siyah-beyaz ardından renkli verici istasyonunu ve eğitim stüdyolarını akademiye kurmuş kişidir. Ayrıca Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanı idi kendisi 80’li yılların sonunda.

Bir şehre eğitim, kültür, sanat ve şehir estetiği aşılamak için verdiği emek doğrudan ve katıksız bir saygı uyandırıyor insanda.

19. yy mimari özelliklerini taşıyan Odunpazarı evleri, dar sokaklar, hanlar derken bir soluk daha almak için “Abacı Otel” avlusunda mola verdik.

Bahçeden içeri girdiğimizde avluya bakan birbirinden bağımsız cumbalı odalar manzarası karşılıyor bizi. Eski usul, sevimli, sıcak. Eskişehir gezinizde bu otelde kalırsanız ‘Odunpazarı’nda konaklamış olursunuz, duygusu o.

Devrim Arabası…

Görülmeye değer şehiriçi noktalara devam; Bir Anadolu şehrinin bunca değeri nasıl barındırdığına dair giderek artan şaşkınlığımızla.

Devrim arabası, Türkiye’nin ilk ve (belki halâ) tek yerli otomobil deneyimidir. Dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından,yapılması istenir. Otomobil yapım yeri Eskişehir Demir Yolu Atölyeleri olacaktır. Yapımı, dört buçuk ay gibi kısa bir sürede tamamlanır.

Otomobil, büyük bir özveriyle yapılmış fakat seri üretime geçişi türlü nedenlerle mümkün olmamıştır.

Eskişehir’de sergilenen Devrim Arabasıziyaretçilere hüznü ve gururu birarada yaşatıyor.

Uğur Mumcu’nun Otomobili de Eskişehir’de

Şehir içinde gezerken rehberimiz otobüsümüzü bir parkın önünde durdurdu: 

Uğur Mumcu Parkı

Gazeteci, yazar Uğur Mumcu 1993 yılının soğuk bir Ankara gününde bombalı bir saldırı ile otomobilinde yaşamını yitirmişti.

Saldırıdan 3 yıl sonra otomobil enkazı aileye teslim edildi ve aile muhafaza için Eskişehir ilini uygun gördü.

O günden beri otomobil camekân içerisinde bu parkta muhafaza ediliyor.

Palette Restaurant

Karış karış Odunpazarı, müzeler, Devrim Arabası derken iyice yorulduktan sonra Senna City‘nin ferah odalarına tatlı bir yorgunlukla attık kendimizi.

Biraz dinlenmek her yorguna iyi gelir.

Akşam yemeği için ekibi ağırlayan Palette Restaurant şehrin yeni ve modern yüzünü oluşturuyor.

Bir restoran mutfağının iyi olduğunu bana anlatan en açık ölçüt, çorbadır. İçerisinde bulyonkullanılmayan hakiki et suyu ve malzemelerle yapılan kıvamlı bir çorba ardından neler geleceğinin habercisidir adeta.

Ana yemekte tercihimi beğendili kebaptan yanakullandım. Ağır ağır pişirilmiş et ziyadesiyle kıvamındaydı.

Tatlı Olmadan Olmaz

Akşam yemeğinde sanki tatlı yememişiz gibi koştura koştura Haller Gençlik Merkezi‘ne gittik... Gidişimizin esbabı mucibesi: Mazlumlar Muhallebicisi

Şeker kullanmadan yapılan sütlü incir muhallebisi uzun süre hafızalarımızdan silinmeyecek. 

Bu şahane tatlının, mekâna özgü su muhallebisi ve gelincik şerbeti ile yapılan sunumu ise ayrı bir deneyimdi.

2.GÜN

Balona Doğru… İstikamet Seyitgazi 

Sabah gün ışımadan yollara düştük. Bozkırın erken ayazını yemiş, herbirimiz araçta büzüşmüş,güneşin kendisini göstermesini bekliyorduk.

Seyitgazi Belediyesine vardığımızda balon ve ekibi de varmıştı. Hep birlikte Gerdekkaya’ya doğru yola çıktık. 

Balon, hava şartları tahlilinden ve uygun şartları beklemenin ardından hazırlandı.

İlk ekip bindi. İlk ekipteydim. Biraz heyecanlı, biraz meraklı bir halde yerden yükseliyordum.

Motorlu araçların haricinde gökyüzünde olmak harika bir duyguydu. 

Kaptana sorduk…

-Hiç inmesek olmaz mı?

Rüzgârı, güneşin henüz sararan ışığını, balonungölgesini yerden yukarıda hissetmek bambaşka bir duyguydu.

Gerdekkaya Mezar Anıtı Helenistik çağa ait bir yapı.

Balondan, anıtın üçgen alınlığı ve saçaklı iki sütunu daha bir belirgin görünüyordu.

Gökyüzünde olmak güzeldi…

Yola Devam Frigya Bizi Bekler

Yollara düşmek, “şimdi”nin ülkesinden “daha dün”ün ülkesine, ışığa doğru, ışığın yükseldiği yere.

Midas’ın ülkesi Frigya’da özgürlüğü kutlamak göklerde.

Kibele’yi kutsal sayan ve koruyan Frig askerlerinin mabedi “şimdi”nin adlandırmasıyla Yazılıkaya.

Yazılıkaya, dünü unutmadığını adına nakşetmiş güzelim Eskişehir’in ilk bakışta görünmeyen, kendini gösteremeyen ruhu gibi. Belki doğrusu da budur, belki ilk bakışta değil, güzel ve zamanla nakışlı bir bakıştadır aşk. Biraz yolculuk, biraz duruş, biraz emektir belki. 

Frig uygarlığının inanç merkezi Yazılıkaya’yı görmeye giderken anlar gibi olursunuz “daha dün”ü, insanoğlunun taşlara işleyecek kadar ruhuna işlemiş şeyleri…

Volkanik kayalarla bezeli coğrafya, kayalar üzerine işlenmiş kabartmalarıyla Hititlerin ve ardından Trakya’dan gelip Anadolu’ya yerleşen Friglerin izlerini taşıyor.

Yazılıkaya Frigler döneminde Kibele tapıncının en önemli merkezi olmuş.

Tabii devamında Roma ve Bizans da bu topraklarda hayat bulmuş.

Bu açıkhava müzesinin en önemli yapısı “Midas Anıtı. Anıtın üzerindeki yazılar nedeniyle buraya “Yazılıkaya” adı verilmiş. Pembe renkli bu kaya üzerinde geometrik şekiller de mevcut.

Frig yazısı halen çözülemediği için anıtın üzerindeki yazıların ne anlama geldiği bilinemiyor.

Midas Anıtı’nın sol yanından muhteşem Frig Yolu yürüyüşümüz başlıyor. Tapınma alanının çevresinden su sarnıçlarına kadar yürüyüp tekrar anıtın önüne çıkana kadar yürüdük.

Yol boyunca sürekli dönüp arkama bakıyordum. Geride kalan her manzarayı hafızama kazımak için.

Frig yolunda geçmişte (daha dün) at arabalarının bıraktığı izleri, yol boyunca duvar gibi uzayan kayaların üzerine işlenmiş insan figürlerini görmek mümkündü.

Kayaların üzerindeki resimlerin Eski Mısır Medeniyetinden kalanlara çok benzediğini düşündüm bir ara.

Tarifsiz güzellikteki peyzajda yaklaşık iki saat süren yürüyüş esnasında rüzgâr sanki her an birşeyler fısıldayacakmış gibi gezindi durdu. Her adım yaşanmışlıkla, tarihle o kadar doluydu ki…

Yazılıkaya’daki KARAÇAYLAR.

Türkiye’de 12 Karaçay köyü var. Bunlardan biri Yazılıkaya.

Frig yürüyüş yolu sonunda geri döndüğümüz Yazılıkaya Köyü sakinleri, halen Kafkaslardan getirdikleri geleneklerle yaşayan Karaçaylar.

Köyde hayvancılık yapılıyor. Et yemekleri çok.

Karaçay lezzetlerinden “Hıçın” böreğini tatmadan Yazılıkaya’dan dönmeyin derim.

Bir Karaçay atasözüyle yola devam edelim:

Her gülüşün kokusu başkadır. “

Seyit Battal Gazi Külliyesi.

 Malatya’da doğup burada öldüğü rivayet edilir Seyit Battal Gazinin.

Tam bir halk kahramanı. Yiğit, cesur, yardımsever, heybetli…

Emeviler döneminde tek başına Bizans’ı dize getirdiği söylenir.

Halk arasında Peygamber soyundan geldiği söylenir ve bu yüzden adı Seyit’tir.

Mezarını 1. Alaaddin Keykubat’ın annesi Ümmühan Hatun rüyasında malum olması suretiyle bulur ve gösterdiği yere türbesi yaptırılır. 

Külliyede, türbe, çilehane, cami ve dershane de bulunuyor.

Bir zamanlar eğitim merkezi olan külliyede, ayrıca Ümmühan Hatun’un türbesi ve rivayete göre Battal Gazi’ye aşık Elenora’nın mezarı da bulunuyor.

Her mezhep ve inançtan insanın buluşma noktası haline gelen külliye, uygarlıkların da buluşma noktası olmuş.

Seyit Battal Gazi’ye Veda, Eskişehir’e Dönüş

Her ne kadar yorgunluktan bitmiş olsak da Porsuk çayında bot turu yapmadan bir Eskişehir gezisi olur muydu? Olmazdı…

Amsterdam kanallarında görmeye alıştığımız botlar, Venedik benzeri gondollar, çayın kenarındaki cafeler ve etrafta çimlere oturmuşsohbet eden gençler…

Bunların hepsi Eskişehir’i farklı kılmaya fazlasıyla yetiyordu.

Bu Akşam Yemeği Nerede Yesek?

Gümülcine’de lokantacılık yapan baba, Eskişehir’e göç eder. İlk dükkânlarını vilayet binasının yanında Trakya Lokantası” adıyla açarlar.

Şu anda 3. nesil temsilcisi olan Emin Sarper işin başında. Yeni lokanta, Tepebaşı semtinde yeni ve modern yüzüyle hizmete devam etmekte..

Peki Eskişehir’de bir lokantayı işletenlerin Trakya asıllı olduklarını (eğer kendileri söylemezse) nereden anlıyoruz?

Tabii ki çok iyi ciğer’ pişirmelerinden.

3. GÜN

Sivrihisar’ı Görmeden Olmaz

Artık Eskişehir’den tamamiyle ayrılıp, İstanbul’a dönmeden önce Sivrihisar’ı görmek için yola koyulduk.

Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından Hoca Nasrettin’in memleketindeydik.

İlk varılan nokta Ulu Cami.

Cami, Rumi’nin müritlerinden Emineddin Mikail tarafından yaptırılmış.

Mimber ağır bir el işçiliği ile ceviz ağacından yapılmış.

Yapının bir orijinal tarafı ise çatının 67 adet ahşap sütun ile taşınması.

Alemşah Kümbeti

Kurşunlu Camii

Ermeni Hamamı

Ermeni Kilisesi

Zaimağa Konağı

Pessinus Antik Kenti

Sivrihisar’da görülmeye değer o kadar çok şey var ki…

1881 yılında Ermeniler tarafından yapılmış Ortodoks Kilisesinin restorasyonu 2010 yılında tamamlanmış.

Zaimağa Konağı

Kurtuluş savaşı döneminde Mustafa Kemal ve kurtuluş mücadelesinin önde gelenlerinin biraraya gelip önemli kararlar aldığı bir yer Zaimağa Konağı.

Ankara dışında ilk kez bu konakta da  Bakanlar Kurulu toplantısı yapılır.

Tarihimizde önemli olay ve kişilere ev sahipliği yapmış bu konağı mutlaka ziyaret etmelisiniz.

Geldik Sivrihisar Yemeklerine

Eskişehir öyle bir konumdaki her daim gezginlerin, gelip geçen seyyahların, doğu-batı farketmeden göç eden bütün medeniyetlerin uğrak yeri olmuş.

Bu sebeple özellikle Sivrihisar mutfağı zengin bir hal almış.

Tarih boyunca çeşitli medeniyetlere geçit vermek ve Anadolu’nun kilit bölgesine hakim olmak yemek kültürüne de zenginleştirip beslemiş.

Sivrihisar Kadın Girişimcileri Derneği’nin organize ettiği bir yerel işletme: Çeşmi Cihan Lokantası.

İşletme, yöre kadınlarının el emekleri ile oluşan ürünlerin hem satışı hem de servis edilmesi için kurulmuş.

Takdir edilmesi gereken bu oluşumda denenmesi gereken birbirinden güzel lezzetler var.

İstanbul’a Dönme Vakti…

Neredeyse gökyüzü bizi bekledi yağmuru toprakla buluşturmak için.

3 gün boyunca güneşli havanın ardından dönüş yolunda hatırı sayılır bir yağmur başladı.

Ne diyelim, Kibele’ye, doğaya ve bütünAnadolu’nun kültürel varoluşuna katkıda bulunmuş öncü ruhlara teşekkür ediyorum.

Bütün bu değerlere bu topraklarda sahip olmamızı sağladıkları için..

Zeytin

Yorum Bulunamadı

Bir Akdeniz canlısı: zeytin.

Referandum da bittiğine göre, artık zeytin ve zeytinyağı konusuna girebiliriz.

(Zeytinyağı gibi üste çıkma ile ilgili esprileri size bırakıyorum.)

Bir yerde zeytin varsa, orası Akdeniz’dir.

Bir yerde zeytin diye bir şey biliniyorsa, başka pek çok şey de biliniyordur. Devamı..